• EŞİTLİK VE İNSAN HAKLARI

    Hz. Ali halifeliğe gelince Allah Resulü'nün yaptığı gibi Beytülmal'den herkese eşit miktarda hisse verilmesi uygulamasını hayata geçirdi. İnsanları Arap, Acem, asil ve köle olarak ayırmıyordu. Biri Arap diğeri İranlı olan iki kadına yiyecek ve dirhemleri eşit olarak pay etmişti. Arap olan kadın, "Vallahi ben Arabım, bu ise Acem" dedi. Bunun üzerine Hz. Ali ona, "Vallahi ben bu malda İsmailoğulları lehine İshakoğulları aleyhine fazla bir hak görmüyorum" diye cevap verdi. Yine bir gün Kureyş ve Arap eşrafı kendisine başvurarak Arapları, Acemlerden üstün tutmasını istemişlerdi. Hz. Ali şöyle dedi: "Hayır, vallahi mal benim olsaydı da onu aralarında eşit dağıtırdım. Onların olan bu malı nasıl dağıtmam?"1801 Asım b. Kuleyb babasından şöyle naklediyor: 1801 Tûrasû'l Hulefai'r-Raşidin s. 101
  • EŞİTLİK VE İNSAN HAKLARI (2)

    "Ali'ye İsfahan'dan mal gelmişti. Onu yedi hisseye böldü. Malın içinde yassı çörek de vardı. Onu da yediye böldü. Ve hisselere taksim etti. Sonra da kuraya göre malı dağıttı."1802 Hz. Ali insana değer vermiştir. Onun insanlara muamelesinde ölçüsü Allah'ın şu beyanıdır. "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Gerçekten Allah katında en değerliniz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz ki Allah, Alim'dir Habir'dir."1803 Hz. Ali'ye göre savaş veya müdafaa gibi meşru sebepler olmadıkça insanların canı ve malı mukaddestir. Ahdnâme'de şöyle demektedir: "Halkın güçsüzlerinin üzerine yırtıcı hayvanlar gibi gitmek, mal ve eşyalarına el koymayı ve yağmalamayı ganimet saymamak gerekir. Zira halk iki kısımdır. 1- Bir kısmı müminlerdir ki, senin kardeşlerindir. 2- Bir kısmı zımmilerdir ki senin gibi Allah'ın kullarıdır."1804 1802 El-Kâmil Fi't-Tarih c. 2, s. 442 1803 Hucurat, 13 1804 Ahdname: 25
  • HÜRRİYETLER VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

    Hz. Ali'nin kendisini öldüren İbni Mülcem'e karşı bile hoşgörülü davrandığı tarihî bir hakikattir. Hz. Ali Abdullah İbni Mülcem hakkında, "Beni öldürecek olan budur" dedi. Onu niye durdurmadığını soranlara, "O henüz Beni öldürmedi" diye cevap vermiştir.1805 Hz. Ali'ye göre fiiliyata dökülmeyen eylemler cezalandırılamazdı. Hz. Ali'nin bu tavrı düşünce hürriyetinin en üst noktasıdır. İngiliz Mr. Carleyl, Kitab'ul Ebtal'da şöyle diyor: "Ali kendi adaleti ile öldürüldü. Yani eğer adaletli davranmayıp da cinayetten önce kısas uygulasaydı, öldürülmezdi. Nitekim sultanlar en küçük bir suizanda çocukları, kardeşleri, eşleri ve akrabaları bile olsa hemen onları öldürtmekteler. Ama Ali şeriattan ve dinden dışarı bir adım bile atmayan tek insandı. Katilini kesin olarak bildiği halde ondan henüz zahirde bir şey görmediği için 1805 El-İstiab c. 3, s. 127
  • HÜRRİYETLER VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (2)

    sevgisini esirgemiyordu, ama sonunda İbni Mülcem, şekavetini ortaya çıkararak Hz. Ali'nin bâtın ve işlerin apaçık gerçeğini ihata eden ilmini ispat etti." Hz. Ali, huzurunda ileri geri konuşan, hutbe irat ederken sözünün devamlı kesen, cahil ve kaba bir topluluk olan Hariciler'e karşı bile hoşgörülü ve sabırlı davranabilmiştir. Onların kendisine olan muhalefetlerini bilmesine rağmen Hariciler'e karşı hiçbir siyasi dayatma veya yaptırım uygulamadı. Onları kırbaçlatmadı, hapse attırmadı. Hatta Beytü'l-Mal'dan herkese dağıttığı miktarı onlara da uzun zaman vermeye devam etti. Hâlbuki Hariciler'in Hz. Ali'ye olan muhalefeti kabul edilebilir boyutlarda değildi. İbni Ebi'l Hadid, Nehcü'l-Belağa Şerhi'nin 2. cildinin 311. sayfasında şunları anlatıyor: "Bir gün İmam Ali, camide cemaate namaz kıldırırken İbn-i Kevva adlı bir Harici Hz. Ali'yi iğnelemek ve incitmek maksadıyla yüksek sesle şu ayeti okudu: `Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz senin amellerin boşa çıkacak ve sen elbette hüsrana uğrayanlardan olacaksın.'1806 İbn-i Kevva bu ayeti yüksek sesle söylerken şunu demek istiyordu: `Senin İslam uğrunda emsalsiz hizmetlerin inkar edilemeyecek kadar çoktur. Ancak Allah, Peygamberine bile `Şirk koşarsan amellerin boşa gider' diyor. Sen de başta bize uyup hakem olayını kabullendiğin ancak daha sonra bizim gibi tevbe etmediğin için kâfir oldun. Ve geçmişteki bütün amellerin boşa gitti.' Hz. Ali namaz sırasında kendisine yapılan bu hakarete karşı, namazını bozmadan gereken cevabı verir. Harici cemaat namazını bozabilmek için söz konusu ayeti birkaç kez okudu ancak umduğunu bulamayınca sustu. O susunca Hz. Ali, namazda, `Sen sabret; hiç şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Kesin bilgiye inanmayanlar da 1806 Zümer, 65
  • HÜRRİYETLER VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ (3)

    sakın seni telaşlandırıp hafifliğe kapılmana neden olmasınlar'1807 ayetini okudu." Hz. Ali, Hariciler'in kendisiyle savaşacaklarını bilmesine rağmen onlar harekete geçmeden hiçbir eylemde bulunmamıştır. İbn-i Abbas'tan gelen bir rivayet şöyledir: "Haruriyye" (Hariciler) düşmanlık üzere bir yerde toplandılar. Ve Ali b. Ebu Tâlib ile O'nun yanında yer alan ashaba karşı çıkmaya karar verdiler. Bir adam geldi ve, `Ey Emirü'l-mü'minin, bu topluluk Sana karşı gelecek' dedi. Hz. Ali, `Bana karşı çıkana kadar bırak onları. Bana karşı savaşa girişene kadar onlarla savaşmayacağım. Gerçi öyle de yapacaklardır (yani Benimle savaşacaklardır)' dedi." (Abdulkadir el-Muhacir, İbn'i Abbas'ın Hariciler'le Münakaşası). Hadisenin devamı bir hayli tafsilatlıdır. (Bu konuyu Hariciler'in Ortaya Çıkışı bahsinde ele almıştık). İbn-i Abbas Hariciler'le konuşmaya gitmiş bir hayli tartıştıktan sonra onları ikna edemeden geri dönmüştür. Neticede, Hz. Ali'nin dediği gerçekleşmiş, Hariciler O'na karşı ayaklanmışlardır. Hz. Ali ancak ilk hareket onlardan geldikten sonra harekete geçmiştir. 1807 Rum, 60
  • TOPLUMSAL SINIFLARIN UYUMU

    Hz. Ali'ye göre toplumun sınıflarının biri diğeri üzerinde tahakküm edemez veya bazıları bazılarından daha fazla hak sahibi değildir. Toplumu oluşturan bütün sınıflar her biri bir çarkın dişlileri gibi diğerine muhtaçtır. Hepsi birbirini tamamlar. Hepsinin görev ve sorumlulukları farklıdır. "Bil ki, vatandaşlar tabaka tabakadır. Bunların her biri diğerine muhtaçtır. Biri diğerinden müstağni değildir. Allah'ın askerleri, yazarlar, adil kadılar, işçiler, cizye ve haraç ehli olanlar, Müslümanlar, tüccarlar, sanatkârlar ve ihtiyaç sahibi fakirler bunların her birinin hakkını Allah bildirmiştir. Kitap ve Sünnet onların her birinin payını koydu. Bunlar bizim nezdimizde mahfuzdur."1808 "Bunların her biri tüccarlara ve sanatkârlara ihtiyaç duyar. Ve onlar vasıtasıyla ayakta durur."1809 "...Tüccar ve sanatkârlara iyi davran. Şehirde olanlara, mal ge1808 Ahdnâme: 18 1809 Şerh-i Nehcü'l-Belağa s. 611
  • TOPLUMSAL SINIFLARIN UYUMU (2)

    tirip götürenlere, çalışıp didinenlere onlar uzak diyarlardan, çöllerden, ovalardan ve dağlardan malları aşırırlar. İnsanların gidip getirebilmesi imkânsız olan yerlerden malları alır getirirler. Bulunduğun yerde ve beldenin kenar semtlerinde onların durumunu araştır. Bununla birlikte bil ki, onlarda müthiş bir cimrilik, stokçuluk ve satıcılar üzerinde tahakküm kurma hastalığı var. Bu da hem insanlara zarar verir. Hem de vilayet için ar vesilesi olur. Stokçuluğu men et. Zira Resulüllah bundan men etmiştir. Satışlar hakkaniyetli olsun. Kullanılan teraziler ve fiyatlar her iki tarafa da zarar vermesin. Yasaktan sonra stokçuluk yapanı cezalandır. Ancak ceza vermede aşırı gitme."1810 Günümüz şartlarında meseleye bakarsak, Hz. Ali'nin bu ifadeleriyle kastedilen temelde üretici ve tüketici sınıf arasındaki dengenin korunmasıdır. Stokçuluk, haksız kazanç ve aşırı fiyat artışı vs. gibi uygulamaların önüne geçilmesi idarecinin görevidir. Yine aynı şekilde fakir, kimsesiz, yaşlı ve sakat vatandaşların korunması da yine devletin görevidir. Devlet onlara sahip çıkmalı, şartlarının iyileştirilmesi için projeler hazırlamalıdır. Hz. Ali'nin devlet anlayışı toplumun her kesimini kucaklar. 1810 Şerh-i Nehcü'l-Belağa, Ahdname: 38
  • İDARECİLERİN HALKLA KAYNAŞMASI

    Hz. Ali, halkın bürokrasi denen engele takılarak idarecilere ulaşamamasını, problemlerini dile getirememesini büyük bir idari hata olarak kabul etmekteydi. Mâlik b. Eşter'e şöyle diyor: "Bazı işleri bizzat yap. Mesela kâtibin yorulduğunda sen yaz, yardımcıların halkın hacetlerini o gün gideremiyorsa o işle bizzat sen ilgilen."1811 Hz Ali'ye göre, idareci idare ettiği kişilerden uzak durmamalı. Eğer uzak durursa zamanla idareci halktan kopar, doğru yanlış, yanlış doğru olur. İşler karışır. Buna meydan verilmemesi için herkesin derdini anlatabileceği bir ortam oluşturulmalı ve idareciler buraya bizzat katılmalıdır. Hz. Ali bu hususta şöyle diyor: "Valilerin halktan uzak durması çeşitli sıkıntıların oluşmasına sebep olur. Vali ile onlar arasına aracıların bilgisi girer. Onlara göre büyük olan küçük, küçük olan büyük olur. Doğru ile yanlış bu şekilde birbirine karışır."1812 1811 Nehcü'l-Belağa: 623 1812 Nehcü'l-Belağa: 624
  • İDARECİLERİN HALKLA KAYNAŞMASI (2)

    Halkın dertlerini dinlemek için idareci bir meclis oluşturmalı ve kendisi bu meclise bizzat başkanlık etmelidir. "Sorunları olanlar için genel bir meclis kur. Ve sen de bizzat o meclise katıl. Seni yaratan Allah için orada tevazu göster. Yardımcılarını ve güvenlik personelini uzakta oturt ki, derdini anlatan kişi onlardan çekinip kekelemesin."1813 Hz. Ali idarecilerin, bugünkü ifadesiyle korumalarının yani güvenlik personelinin halka rahatsızlık vermesine karşıdır. Amcasının oğlu Kusem b. Abbas'a yazdığı mektupta şöyle demektedir: "İnsanlarla aranda elçi olarak sadece dilini, kapı muhafızı olarak da sadece yüzünü kullan. Nice durumlar var ki orada hiyerarşik düzen işlemez, yüz yüze olmak gerekir."1814 Hz Ali, "idareciler halkın şikâyetlerini dinlemeli ve çözmelidirler" der. Beş yıllık hilafeti boyunca gerçek adaletin nasıl olması gerektiğini, adil idarenin ve idarecinin özelliklerini en kâmil şekilde ortaya koymuştur. İnsanlar onun eşsiz idaresini unutamamışlardır. İmam Ali'nin şahadetinden sonra, Hemdan kabilesinden Sevde isimli bir kadın, Şam'da Muaviye'nin yanına gitmişti. Sevde, Sıffin savaşında Hz. Ali'yi desteklemiş ve O'nun yanında yer almıştı. Muaviye, görüşme sırasında kendisine bunu hatırlattı ve kadınıbu hareketinden dolayı kınadı. Onu küçük düşürmeye çalıştı. Ardından da bu ziyaretinin sebebini sordu. Sevde şöyle dedi: "Ey Muaviye! Yüce Allah bizim haklarımızı elimizden aldığın için hesaba çekecektir seni. Bize sürekli olarak öyle yöneticiler gönderiyorsun ki, olgunlaşmış mahsul gibi adeta biçip tırpanlıyorlar bizi, üzerlik otu taneleri misali ezip ölümü tattırıyorlar bize. Şimdi de Busr bin Ertat denilen adamı (vali olarak) göndermişsin. Erkeklerimizi öldürüp, mallarımızı yağmalıyor. Merkez hükümete uymak 1813 Nehcü'l-Belağa: 624 1814 El-İdare Ve'n-Nizam s. 217, Nehcü'l-Belağa s. 14
  • İDARECİLERİN HALKLA KAYNAŞMASI (3)

    istemesek, şimdi daha onurlu ve güçlüydük şüphesiz... Onu azledersen ne âlâ, aksi takdirde Hemdan kabilesi olarak sana karşı, kıyam edeceğiz, bilmiş ol..." Muaviye, bir kadının ona böylesine pervasızca tehdit savurmasına pek öfkelenmişti. "Beni kabilenle mi tehdit ediyorsun sen?"diye bağırdı. "Seni feci bir halde o Busr dediğin adama göndereyim de gör, dilediğini yapsın sana." Sevde bir an susmuş, gözleri uzaklara dalmıştı. Görkemli bir hatıra zihninde canlanıvermişti, dudaklarından şu şiir döküldü: "Allah o büyük insanın ruhuna rahmetler etsin. Onunla birlikte adalet ve insaf da toprağa gömülüp gitti. Haktan ve dürüstlükten yanaydı daima. Hakkı hiçbir şeye değişmezdi. Hak ile iman bir arada onda." Muaviye, "Kimden söz ediyorsun?" diye sorunca Sevde şöyle dedi: "Hz. Ali'den tabii. Bir defasında zekat memurlarından şikayete gitmiştim. Namaza durmak üzereydi. Beni görünce namaza başlamaktan vazgeçip güler bir yüzle, `Ne var, bir şey mi istiyorsun?' diye sordu. Zekat memurundan şikayetçi olduğumuzu söyleyip, onun yaptıklarını anlattım. Beni dinlerken ağladı. Gözyaşları içinde ,`Ya Rabb'im' dedi, `Sen de bilirsin ki kullarına zulmetmesini söylemiş değilim ona.' Hemen bir besmele ve bir ayetten sonra şunları yazdı: `... Bu mektup eline ulaşır ulaşmaz, sendeki zekat emanetlerini derleyip toparla ve daha sonra göndereceğim adama teslim etmeye hazırlan!' Ardından mektubu da bana verdi. Yemin ederim ki mektubu ne kapattı, ne de mühürledi. Ben de mektubu öylece götürüp o zekat memuruna verim. Görevinden alındı. Ve bizim oradan çıkıp gitti." Muaviye bunları duyunca mecburen, "Şu kadına ne istiyorsa yazıp verin, götürsün" demek zorunda kaldı.1815 1815 Sefinetu'l Bihar, c. 1, s. 671, 672