• SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    kumar oynayan, köpek ve maymunla oynayan oğlu Yezid'i veliaht olarak tayin etmiş zorla kendi yerine oturtmakla en büyük günahı işlemiş biriydi. Bizim bunlara itiraz etmemiz gerekiyor. Çünkü Resulüllah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Kim Allah'ın haramını helal eden, ahdini bozan, Resulüllah'ın sünnetine muhalefet eden, Allah kulları arasında günah ve haksızlıkla davranan zalim bir yöneticiyi görür de amel ve sözüyle ona karşı çıkmazsa, bu durumda onu, o zalim yöneticiyi atacağı cehenneme atmak Allah üzerine bir haktır. Haberiniz olsun, böyleleri şeytana itaati gerekli bilmişlerdir." 540 Kim bu niteliklere sahip zalim bir yöneticiyi görür de hareket veya sözüyle davranışlarına itiraz etmezse öyle bir günah işlemiş olur ki o kimseyi, o zalim yöneticiyi çarptırdığı azaba çarptırmak Allah üzerine bir hak olur. Muaviye'nin döneminde de durumun bilkuvve olarak böyle olduğunda şüphe yoktur. İmam Hasan'ın (a.s.) Muaviye'nin nasıl bir mahiyete sahip olduğunda hiçbir şüphesi yoktu; fakat Muaviye İmam Ali'nin (a.s.) döneminde, ben sadece Osman'ın kanını talep ediyorum diyordu. Şimdi ise ben Allah'ın Kitabı, Resulüllah'ın sünneti ve Hulefa-i Raşidin'in sünnetine yüzde yüz amel etmeye hazırım, kendimden sonra yerime birini halife tayin etmeyeceğim. Benden sonra hilafet Hasan b. Ali'nindir. Hatta ondan sonra da Hüseyin b. Ali'nindir diyordu. (Onların hakkını itiraf ediyordu); sadece onlar "işi teslim etsinler" diyordu. (Antlaşma maddesinde "teslim-i emr" yani işi teslim tabiri geçiyordu.) Yani işi bana bıraksınlar, ben bu şartlara uyacağım demişti. Altına imza konulmuş boş bir kağıt gönderdi ve dedi ki: Hasan b. Ali istediği şartı buna yazsın, hepsini kabul ediyorum; işleri elimde bulundurmaktan başka amacım yoktur benim; İslam dininin tüm emirlerini yerine getireceğim. Ayrıca bu olayın geçmişi de yoktu, yani halk Muaviye ve etrafının hükümetini görmemişlerdi. 540 Tarih-i Taberî, c. 7, s. 300
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    Şimdi tarih karşısında böyle bir durumda kaldığımızı kabul edin; Muaviye gelip altını imzaladığı boş bir kağıdı İmam Hasan'a (a.s) sunuyor ve "Sen kenara çekil; sen hilafeti niçin istiyorsun? İslam'ın emirlerini yerine getirmek için değil mi? Senin yapmak istediklerin ben yerine getireceğim; ancak sorun, Allah'ın Kitabı ve Resulüllah'ın sünnetinin icrasını senin mi yoksa benim mi yapacağım konusudur. Acaba sen sırf bu işi kendin yapmış olmak için mi böyle bir kanlı savaşa girişmek istiyorsun?" şeklinde bu taahhütleri etseydi, İmam Hasan (a.s.) bu şartlar altında işi bırakmayıp savaşsaydı ve bu savaş iki üç yıl sürseydi; on binlerce insan ölse daha uygun mu olacaktı? Tahripler yapılsa ve sonunda İmam Hasan'ın (a.s.) kendisi de öldürülseydi bugün tarih İmam Hasan'ı (a.s.) kınayarak, "Bu şartlar altında barış yapması gerekirdi. Resulüllah (s.a.v.) de birçok yerde barış yapmıştır. İnsan böyle durumlarda barış yapmalıdır" demez miydi? (Evet o zamanda olsaydık biz de İmam Hasan'a derdik ki:) "Muaviye kendisi hükmetmek, işlerin komutasını yürütmek istiyor değil mi? Öyleyse o hükmetsin. Ne senden onu halife olarak tanımanı, ne kendisini Emirü'lMü'minin'in diye çağırmanı (yazmışlardır ki: Muaviye hiçbir zaman İmam Hasan'ın (a.s.) ona "Ey Mü'minlerin Emiri" diye hitap etmesini beklemesin) ne de ona biat etmeni istiyor. Hatta daha da ileri giderek eğer "Ehl-i Beyt taraftarlarının canı tehlikededir" dersen, "Baban Ali'nin tüm taraftarları emniyet ve güvence içerisinde olacaktır. Sıffin'de onlara karşı duyduğum bütün kinlerin unuttum" diyordu. Ayrıca, maddi olarak ne kendimin, ne de takipçilerimin kimseye muhtaç olmasını itemiyorum, dersen, "Memleketin bir bölümünün vergilerini almayıp mali bakımdan bize muhtaç olmaman, kendini, takipçilerini ve akrabalarını rahat bir şekilde idare etmen için oları sana bırakmaya hazırım" diyordu ve bunun altını da imzalıyordu. İmam Hasan (a.s.) bu şartlar altında barışı kabul etmeseydi bugün tarih karşısında mahkûm olmaz mıydı? Muaviye kendini kay-
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    betmişti, bu yüzden bütün şartları kabul etti. Ve bu da Muaviye'nin sadece siyasi açıdan zafere ulaşmasıyla sonuçlandı. Yani yüzde yüz politikacı bir kişi olduğunu, politikadan başka hiçbir şey bilmediğini gösterdi; çünkü hilafet kürsüsüne oturup iktidarı ele geçirir geçirmez antlaşmanın tüm maddelerini ayak altına aldı: Hiçbir anlaşma maddesine uymayarak hilekâr biri olduğunu göstermiş oldu. Ve hatta Kûfe'ye gelince açık bir şekilde şöyle dedi: "Ey Kûfe halkı! Ben geçmişte sizinle namaz kılasınız, oruç tutasınız, hac yapasınız ve zekat veresiniz diye savaşmadım. Ben size emirlik yapmak için sizinle savaştım." Daha sonra kötü niyetinin, ifadelerinde açık bir şekilde ortaya çıktığını fark edince; dedi ki: "Bunlar kendinizin yapması gereken şeylerdir; bu konularda size ısrar etmem, baskı yapmam gerekmez." Muaviye kendisinden sonra hilafetin Hasan b. Ali'ye ve ondan sonra da Hüseyin b. Ali'ye ulaşması şartını kabul etmişti. Fakat hilafet kürsüsüne oturduktan yedi-sekiz yıl sonra Yezid'in veliahtlık meselesini söz konusu etmeye başladı. Antlaşmanın metninde Ali taraftarlarını rahatsız etmemesi şart koşulmuşken onları çok kötü bir şekilde rahatsız edip ve onlara karşı kin gütmeye başladı. Gerçekten Muaviye'yle Osman arasında icraat bakımından ne fark var? Hiçbir fark yok aslında; fakat Osman az da olsa Müslümanlar arasında (Ehl-i Beyt taraftarları hariç) Hulefa-i Raşidinden biri olarak makamını korudu; tabii ki bir takım sürçmeleri de oldu: Fakat Muaviye başından beri hilekâr bir politikacı olarak meşhur oldu. Genel olarak İslam uleması ve fakihler açısından Muaviye ve ondan sonra gelenler Resulüllah'ın (s.a.v.) halifeleri olup İslam'ı uygulamak için gelen kişilerin unvanından tamamen çıkıp sultan ve padişahlar kategorisine girdiler. Ama o gün İmam Hasan (a.s.) kabul ettiği için bugün tarih karşı tarafı mahkum etmekte ve onu suçlamaktadır.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    Dolayısıyla İmam Hasan'la (a.s.) İmam Hüseyin'in (a.s.) durumunu karşılaştırdığımızda bunların hiçbir açıdan mukayese edilemeyeceklerini görüyoruz. Arz etmek istediğim son bir şey de İmam Hüseyin'in (a.s.) çok net bir mantığa ve çok keskin bir kılıca sahip olmasıdır. Nedir o? "Kim Allah'ın haramlarını helal eden... zorba bir yöneticiyi görürse.... Onu cehennem ateşine atmak Allah üzerine bir hak olur..." Yani kim Allah ve Rasulü'nün adalet ölçüleri dışında şöyle böyle yapan zalim bir yöneticiyi görür de sessiz kalırsa Allah huzurunda günahkârdır. Fakat İmam Hasan (a.s.) için bu mesele daha söz konusu değildi. "Bunlar gelecek olsalar bundan böyle şunları yapacaklar" mantığı bir şeyi yapmış olmaktan, şimdi onların karşısında somut bir senet ve delile sahip olmamızdan farklıdır. İşte bu nedenle İmam Hasan'ın (a.s.) barışı İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamı için zemin hazırladı, diyorlar. Emevilerin halka gizli olan mahiyetlerinin ortaya çıkması için İmam Hasan'ın (a.s.) bir süre kenara çekilmesi, böylece ileride yapılacak olan kıyamın tarihî açıdan geçerli olması gerekiyordu. Daha sonra Muaviye'nin hiçbir şartına bağlı olmadığı anlaşılınca Ehl-i Beyt taraftarlarından bir grup gelip İmam Hasan'a (a.s.), "Artık bu antlaşmanın hiçbir geçerliliği yoktur (doğru söylüyorlardı; çünkü Maviye onu çiğnemişti), onun için gelin kıyam edin siz" önerisinde bulundular. Fakat İmam, "Hayır; kıyam Muaviye'den sonra olacak" cevabını verdi. Yani durumlarını daha iyi ortaya koymaları için bunlara biraz daha fırsat vermek gerekir; kendilerini iyice ortaya koyduktan sonra kıyam vakti gelmiş olacaktır. Bu cümlenin anlamı şudur: İmam Hasan (a.s.) Muaviye'den sonra hayatta olsaydı ve İmam Hüseyin'in (a.s.) bulunduğu konumda olsaydı kesinlikle kıyam ederdi.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    Dolayısıyla, İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamının doğru, meşru ve bu kıyama neden olan her üç etken açısından İmam Hasan'la (a.s.) İmam Hüseyin'in (a.s.) durumu birbirinden tamamen farklıydı. Ondan biat istiyorlardı, bundan ise böyle bir şey istemiyorlardı. (Halbuki biat etmek de başlı başına bir meseledir) İmam Hüseyin'e (a.s.) Kûfe halkı tarafından hüccet tamamlanmıştı ve halk, Kûfe yirmi yıl sonra nihayet uyanmıştır, Muaviye'den yirmi yıl sonraki Kûfe yirmi yıl önceki Kûfe'den farklıdır; bunlar artık Ali'nin (a.s.) kadir-kıymetini biliyor, İmam Hasan'ın (a.s.) değerini biliyor, İmam Hüseyin'in (a.s.) kıymetini biliyorlar; Kûfe halkı arasında İmam Hüseyin'in (a.s.) ismi anılınca gözyaşı döküp ağlıyor; artık ağaçlar meyve vermiş, tarlalar yeşermiştir, tam bir hazırlık içersindeyiz; haydi gel diyorlardı. Bu davetler İmam Hüseyin'e (a.s.) hücceti tamamlıyordu. Fakat İmam Hasan (a.s.) hakkında durum farklıydı. Kûfe'nin durumuna bakan herkes onun hiçbir hazırlığı olmadığını görüyordu. Üçüncü mesele ise hükümetin kötü davranışıydı. (Hakim olan bozukluğu kastetmiyorum; hakim bozuklukla yönetimin bozuk ve kötü davranışı farklı şeylerdir) Muaviye İmam Hasan'ın (a.s.) döneminde mahiyetinin ortaya çıkmasına, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak unvanıyla kıyam etmek için zemin oluşturmasına neden olacak veya bilfiil bir vazife oluşturacak bir hareket yapmamıştı; fakat İmam Hüseyin'in (a.s.) döneminde şartlar yüzde yüz böyleydi.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ HZ. HASAN VE MUAVİYE ARASINDAKİ ANTLAŞMANIN MADDELERİ

    Hz. Hasan ile Muaviye arasında gerçekleşen barış antlaşmasının bazı maddelerini inceleyip durumunu görelim. Tarihçiler antlaşmanın maddelerini şöyle kaydetmişlerdir: 1- Hükümet, Allah'ın Kitabı, Resulüllah'ın (s.a.v.) sünneti ve layık halifelerin gidişatına uyması şartıyla Muaviye'ye bırakılacak. (Arapça'da işi bırakmak anlamında "teslim-i emr" ifadesi kullanılmıştır. Bunun Türkçe tabiri "hükümet"tir.) (Burada şu noktaya da değinmemiz gerekir ki) Emirü'l-Mü'minin Ali'nin (a.s) şöyle bir yaklaşım tarzı vardır: Hilafet benim hakkım olduğu hâlde ben kendim veya başka birinin halife olması için kıyam etmem; bu halkın vazifesidir; ben ancak, hilafet kürsüsünde oturan kişi işleri mecraından çıkaracak olursa kıyam ederim. Hz. Ali, Nehcü'l Belaga'da şöyle buyuruyor: "Allah'a and olsun ki, ben Müslümanların işleri düzenli yürüdüğü müddetçe ve özellikle benden başkasına zulmedilmedikçe teslim olacağım."
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ HZ. HASAN VE MUAVİYE ARASINDAKİ ANTLAŞMANIN MADDELERİ (2)

    Bu kutlu çıkıştan maksat şudur; Hakkım elimden alınarak zulüm sadece bana yapıldığı ve bunun dışında diğer işler kendi mecraında olduğu müddetçe ben teslimim; ben ancak Müslümanların işleri mecraından dışarı çıktığı zaman kıyam ederim. 541 Antlaşmanın bu maddesi böyledir ve gerçekte İmam Hasan (a.s.) şöyle antlaşma yapmaktadır: Zulüm sadece benim şahsına yapılıp benim hakkımı gasp ediyorsa ve gasp eden kişi Müslümanların işlerini doğru mecraında idare etmeyi taahhüt ediyorsa, bu durumda ben kenara çekilmeye hazırım. 2- Muaviye'den sonra hükümet İmam Hasan'a geçecek. Onun başına bir bela gelecek olursa İmam Hüseyin'e (a.s.) geçecek. (Başka bir rivayette ise, Muaviye'nin ölümünden sonra hilafet işi Müslümanların seçimine ve bir şûraya bırakılacaktı). Bu cümlenin anlamı şudur: Bu barış antlaşmasının geçici bir süresi vardır. İmam Hasan (a.s.), "Al, hilafet senin olsun; biz kenara çekiliyoruz. İstediğin kadar istediğin işi yapabilirsin" buyurmamıştır. Hayır, bu barış antlaşması Muaviye hayatta olduğu süre için geçerlidir; Muaviye'den sonrası için bir geçerliliği yoktur. O hâlde Muaviye kendisinden sonrası için komplo hazırlayamaz. "Muaviye bir kimseyi kendine halife seçemez." 3- Muaviye, Şam'da Emirü'l-Mü'minin Ali'ye (a.s.) lanet okutmayı yaygınlaştırmıştı. Bu çirkin hareketin durdurulması antlaşma maddelerinden biri olarak yazıldı: Muaviye, Emirü'l-Mü'minin Ali'ye küfretmeyi ve namazlarda ona lanet etmeyi bırakmalı, Ali'yi iyi bir şekilde anmalıdır. Muaviye bunu da taahhüt edip imzaladı. Bunlar propaganda yapıp; Ali (haşa) İslam dininden çıktığı için ona lanet okuyoruz diyorlardı. 541 Nehcü'l-Belaga, 74. Hutbe
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    Bu maddeyi imzalayan bir kişiye en azından şu kadar hüccet tamamlanmıştır: Sen Ali'yi gerçekten lanete layık bir kişi biliyorsan, o hâlde neden onu ancak iyi bir şekilde anmayı taahhüt ediyorsun. Fakat eğer Ali lanete layık değilse ve taahhüt ettiğin şey doğruysa, o hâlde neden böyle davranıyorsun? Muaviye daha sonra bunu da çiğnedi ve bu çirkin hareket doksan yıl devam etti. 4- Beş milyon dirhemi bulunan Kûfe'nin Beytü'l-Mal'i, hükümeti teslim etme konusundan müstesnadır; Muaviye her yıl İmam Hasan'a (a.s) iki milyon dirhem göndermelidir. "Haşimoğullarına, Ümeyyeoğullarına yapılan bağış ve hediyelerden imtiyaz vermeli; Cemel ve Sıffin savaşlarında Emirü'lMü'minin Ali'nin (a.s.) safında yer alıp şehit olan kişilerin aileleri arasında bir milyon dirhem bölüştürülmeli ve bu para, "Darabcerd" vergilerinden temin edilmelidir. "Darabcerd, Şiraz nahiyesindedir. Bu bölgenin vergisini Haşimoğulları'na tahsis ettiler." 5- Halk Şam, Irak, Yemen, Hicaz ve yeryüzünün her tarafında emniyet ve güvence içerisinde olmalı, zenciler ve kızıl derililer emniyette olmalı; Muaviye onların sürçmelerini görmezden gelmelidir. Maksat, geçmişte onlara karşı güdülen kinlerdi; çünkü onların çoğu geçmişte Sıffin'de Muaviye'yle savaşmışlardı. "Hiç kimseyi geçmişteki hatalarından ve Irak halkını, geçmişte onlara karşı duyulan kinlerden dolayı cezalandırmamalıdır. Ali taraftarları nerede olursa olsunlar emniyet ve güven içerisinde olmalı, Ali taraftarlarından hiç birine eziyet edilmemeli ve Ali dostları can, mal, namus ve çoluk-çocuklarına bir zarar gelmesinden endişe duymamalıdırlar. Hiç kimse onları takip edip zarar vermemeli, kim olursa olsun hak sahibine hakkı verilmeli ve Ali dostlarının ellerinde olan şeyler onlardan alınmamalıdır. Açıkta ve gizlide Hasan b. Ali, kardeşi Hüseyin ve Resulüllah'ın Ehl-i Beyt'inden hiç kimsenin canına kastetmek için komplo hazırlanmamalıdır."
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    Bu maddeler, özellikle beşinci ve (Emirü'l-Mü'minin Ali'ye lanet etme meselesi olan) üçüncü madde birinci maddeden de anlaşıyor; çünkü Muaviye Allah'ın Kitabı, Resulüllah'ın (s.a.v.) sünneti ve Hulefa-i Raşidinin gidişatına uygun davranmayı taahhüt etmiştir. Bu madde, 3. ve 5. maddeyi de içermektedir; fakat buna rağmen Muaviye'nin üzerinde durduğu ve aksine davranacağını bildikleri için, ileride bunlar hakkında hiçbir tevil ve yorumda bulunulmaması için tek başına antlaşma maddelerinden biri olarak yerleştirildi. "Ve İslam âleminin hiçbir yerinde korkutulmamalı, tehdit edilmemelidirler." Bu ifadeyle, şimdiden senin davranışlarına karşı kötümseriz demek istiyorlar aslında. İmam Hasan ve Muaviye arasındaki antlaşmanın maddeleri bunlardı. Muaviye'nin, Abdullah b. Amir isminde bir temsilcisi vardı. Muaviye onu altını imzaladığı bir mektupla İmam Hasan'a (a.s.) gönderip şartları sen yaz, senin bu sayfaya yazdığın tüm şartları kabul ediyorum dedi. İmam Hasan (a.s.) da barış antlaşmasına bu şartları yazdı. Daha sonra da Muaviye ben Allah ve Resulü'nü tanık tutuyorum ki eğer böyle yapmazsam şöyle olayım. Şöyle yapmazsam böyle olayım diye birçok yemin etti. Böylece antlaşma imzalandı. Dolayısıyla, İmam Hasan'ın (a.s) döneminde ve içinde bulunduğu şartlarda yaptığı bu barışta bir kusur göremiyoruz. Hilafet makamında olan İmam Hasan'ın (a.s.) yaptığı barışla itiraz eden bir kişi olarak İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamını, aralarındaki arz ettiğimiz bu kadar farklara rağmen mukayese etmek doğru değildir. Yani öyle görünüyor ki, o dönemde İmam Hasan olmasaydı ve Emirü'l-Mü'minin Ali'den (a.s.) sonra İmam Hüseyin (a.s.) halife olsaydı, o da bu barış antlaşmasını yapardı. İmam Hasan (a.s.) da Muaviye sonrasına kadar yaşayacak olsaydı İmam Hüseyin (a.s.) gibi kıyam ederdi; çünkü bu iki dönem arasındaki şartlar farklıydı.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ İMAM ALİ’NİN PERSPEKTİFİNDEN İMAM HASAN’IN BARIŞI

    Şöyle bir sual akla gelebilir: İmam Hasan (a.s.) yerine Emirü'lMü'minin Ali (a.s.) olsaydı o da barış yapar mıydı? Çünkü Hz. Ali (a.s), "Ben, bir gün bile Muaviye'nin hükümetine tahammül etmem" buyuruyordu. İmam Hasan (a.s.) Muaviye'nin hükümetine nasıl razı oldu? Cevap olarak deriz ki: İmam Hasan'ın (a.s.) yerine Emirü'lMü'minin Ali (a.s.) olsaydı o da barış yapar mıydı?" sorusuna bu şekilde cevap verilemez. Evet, Hz. Ali (a.s.) da İmam Hasan'ın (a.s.) bulunduğu şartlar içerisinde, hilafet makamında öldürülme endişesi olsaydı barış yapardı. Fakat Hz. Ali'yle (a.s.) İmam Hasan'ın (a.s.) şartlarının birbirinden çok farklı olduğunu biliyoruz; yani karışıklıklar Hz. Emirü'l-Mü'minin Ali'nin (a.s.) döneminin sonlarında ortaya çıktı; dolayısıyla Sıffin Savaşı da ilerleme kaydeden bir savaştı. İçeriden Haricîler ortaya çıkmasaydı kesinlikle Emirü'l-Mü'minin Ali (a.s.) zafere ulaşırdı; bunda tartışma yoktur.