• EHL-İ BEYT FIKHI VE İMAM HASAN’IN BARIŞI (3)

    görmediği anlamına gelmez diye de aklî bir değerlendirme yaptık. Aynı şekilde bunun karşıtı da yanlıştır; yani tüm şartlarda biz savaşa karşıyız ve barıştan yanayız denilmesi de yanlıştır. Bazen savaş tam bir barışa götürürken, bazı barışlar da tam biz zafere ulaştıran sonuçlar hazırlar. Bunlara daha önce değinmiştik. Öte yandan İmam Hasan'ın (a.s.) döneminin durumunu, onun hangi şartlarda barış yaptığını, daha doğrusu onu barış yapmaya zorlayan şartların neler olduğunu ve yine bu şartların İmam Hüseyin'in (as) döneminin şartlarıyla farkını, neden İmam Hüseyin'in (a.s.) barış yapmaya yanaşmadığın ortaya koymak gerekmektedir. Bu iki dönemin birbiriyle çok önemli farkları vardır.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ İMAM HASAN İLE İMAM HÜSEYİN DÖNEMİNİN FARKLI ŞARTLARI

    Birinci fark şudur: İmam Hasan'ın (a.s.) hilafet makamında olması, Muaviye'nin ise sadece bir yönetici, vali ve hakim konumunda olmasıdır; Muaviye o döneme kadar kendi kendini halife ve mü'minlerin emiri olarak henüz tanıtmamıştı. O, Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s.) döneminde isyancı ve itiraz eden bir kişi konumunda idi. Muaviye, "Ben Ali'nin hilafetini kabul etmiyorum. Çünkü Ali Müslümanların hak halifesi olan Osman'ın katillerine sığınak vermiş, hatta Osman'ın katline kendisi de iştirak etmiştir; işte bu yüzden Ali Müslümanların hak halifesi değildir" sözleriyle Ali'ye (a.s.) karşı oluşuna bir delil olarak göstermeye çalışmıştır. Muaviye, hak olmayan ve eli bir önceki hükümetin kanına bulaşan hükümete itiraz eden bir kişi (ve bir grup) konumunda mücadele başlattı. O zamana kadar hilafet iddiasında bulunmuyor, halk da onu mü'minlerin emiri olarak görmüyordu; o, bu halifeye uymak istemiyoruz diyordu.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ İMAM HASAN İLE İMAM HÜSEYİN DÖNEMİNİN FARKLI ŞARTLARI (2)

    İmam Hasan (a.s.), Emirü'l-Mü'minin Ali'den (as) sonra hilafete geçiyor. Muaviye ise günden güne güç kazanıyor. Emirü'lMü'minin Ali'nin (a.s.) döneminde, İmam Hasan'ın (a.s.) da miras aldığı hükümet, kendine has tarihî nedenlerle tedricen içten içe zayıflıyor. Öyle ki Emirü'l-Mü'minin Ali'nin (a.s.) şehadetinden on sekiz gün sonra (ki bu on sekiz gün, haberin hızla Şam'a ulaşması ve Muaviye'nin hemen genel seferberlik ilan etmesinden ibarettir) Muaviye Irak'ı fethetmek için harekete geçiyor. Burada İmam Hasan'ın (a.s.) durumu özel bir durumdur; yani isyancı ve azgın bir gücün kendisine karşı kıyam ettiği Müslümanların halifesidir. İmam Hasan'ın (a.s.) bu durumda öldürülmesi Müslümanların halifesinin öldürülmesi ve hilafet merkezinin yenilgiye uğraması demektir. İmam Hasan'ın (a.s.) öldürülmeye varacak kadar direnmesi Hz. Osman'ın kendi hilafeti dönemindeki direnişi gibidir; fakat İmam Hüseyin'in (a.s.) direnişi gibi değildir. İmam Hüseyin (a.s.) mevcut hükümete karşı itiraz eden bir kişi konumunda idi. (İmam Hüseyin'in (a.s.) haklı bir itirazcı, İmam Hasan'ın (a.s.) ise hak imam olması ve ona bâtıl bir kişinin itiraz etmesi arasındaki farka değinmek istemiyorum, sadece toplumsal açıdan durumu açıklamak istiyorum). Öldürülecek olsaydı (ki nihayet öldürüldü de) iftihar edilecek bir ölüm olacaktı ki öyle de oldu. Mevcut duruma, mevcut hükümete, fesadın yayılmasına karşı çıktı; onların salahiyetlerinin olmadığın ilan etti ve yirmi yıl boyunca nasıl insanlar olduklarını ortaya çıkarıp ispatladılar da. İmam Hüseyin (a.s.) öldürülünceye kadar da bu sözü üzerinde ısrarla durup ayak diretti. İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamı bu nedenlerden dolayı iftihar edilir bir kıyam ve yiğitçe bir duruş olarak kabul görmüş ve böyle de kalmıştır. Bu açıdan İmam Hasan'ın (a.s.) durumu, İmam Hüseyin'in (a.s.) durumunun tam aksidir. Yani biri hilafet makamında oturmuş, di-
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    ğeri ise ona itiraz ediyor; biri öldürülecek olursa Müslümanların halifesi hilafet makamında öldürülmüş olacak; bu ise İmam Hüseyin (a.s.) için dahi bir sorun olacaktı. Nitekim İmam Hüseyin de (a.s.) birinin Resulüllah'ın (s.a.v.) yerinde ve Hazretin hilafet makamında öldürülmesini istemiyordu. İmam Hüseyin'in (a.s.) Mekke'de öldürülmeye razı olmadığını görüyoruz. Neden acaba? Şöyle buyuruyor: "Bu durumda Mekke'nin saygınlığı çiğnenmiş olur; bu saygınlık ortadan kalkar. Nasıl olsa beni öldürecekler; neden beni Allah'ın hareminde öldürsünler ve böylece Allah'ın hareminin ve Beytullah'ın da saygınlığını çiğnesinler?" Biz İmam Ali'yi (k.veche) görüyoruz ki; Hz. Osman'ın döneminde insanlar ayaklanınca; (ki hak üzere de ayaklanmışlardı; yani bütün itirazları yerindeydi, (bugün Ehl-i Sünnet kaynakları da Hz. Osman'a karşı olanların itirazlarının yerinde olduğunu kabul etmektedir) dolayısıyla Ali (a.s.) kendi hilafeti döneminde onları ağırlıyordu. Osman'a itiraz edenler ve onun katilleri arasında Muhammed b. Ebubekir ve Mâlik-i Eşter gibi kişiler vardı; bunlar daha önce olduğu gibi sonraları da Emirü'l-Mü'minin Ali'nin (a.s.) özel ashabından oldular. Hz. Ali, onların isteklerinin yerine getirilmesini çok fazla isterken, asla Hz. Osman'ın öldürülmesini istememektedir. Nitekim Hz. Ali, Hz. Osman'ı ciddi bir şekilde savunmakta ve bu konuda Nehcü'l Belaga'da da şöyle buyurmaktadır: "Osman'ı o kadar savundum ki bu açıdan günahkâr olmaktan korktum." 539 Hz. Osman'ı savunmasının nedeni onun taraftarı olduğu için miydi, yoksa bunda başka bir amaç mı güdüyordu? Elbette ki Osman taraftarı değildi, savunmasının illetini şu sözlerinden çıkarmak mümkündür: "Senin öldürülmüş halife olmandan korkuyorum. 539 Nehcü'l Belaga, 240. Hutbe
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    Müslümanların halifesinin hilafet makamında öldürülmesi İslam âlemi için utanç vericidir; hilafet makamına saygısızlıktır. Bunların istekleri meşrudur, onları yerine getir, bırak bunlar çekip gitsinler." Diğer taraftan Emirü'l-Mü'minin Ali (a.s.) ayaklanan insanlara, hak sözü söylemeyin, Hz. Osman'ın işlerine karışmayın; bu diretiyorsa sizler çekip gidin, evlerinizde oturun demek de istemiyordu. Çünkü halifenin eli her ne kadar açık ve serbest olsa, haksızlıkları da bir o kadar artar. Elbette bunu insanlara açıklamıyordu; açıklamaması da gerekiyordu. Fakat Hz. Osman'ın hilafet makamındayken öldürülmesini de istemiyordu. Ne yazık ki Emirü'l-Mü'minin Ali'nin istemediği şey oldu. Dolayısıyla tarihten anlaşıldığı kadarıyla İmam Hasan (a.s.) direnecek olsaydı bu, onun ölümüyle sonuçlanacaktı; bu ise imamın ve halifenin hilafet makamında öldürülmesi demekti. İmam Hüseyin'in (a.s.) öldürülmesi böyle değildi, yönetime karşı çıkan bir kişinin öldürülmesiydi. İmam Hasan (a.s.) dönemi ile İmam Hüseyin (a.s.) dönemi arasındaki farklı şartların ilki buydu. İkinci farka gelince... İmam Hasan'ın (a.s.) ashabından birçoğu ihanet etmiş, Kûfe'de çok sayıda münafık türemiş, birçok tarihî olay ve etkenlerin sonucu Kûfe bozuk bir hâl almıştı. Ancak her ne kadar Irak (Kûfe) ordusu zayıf duruma düşmüş idiyse de; bu, ordunun tamamen yok olduğu, Muaviye'nin orayı rahat bir şekilde elde edeceği, (hâşâ) Resulüllah'ın (s.a.v.) Mekke'yi fethettiği gibi çok kolay bir şekilde ele geçireceği anlamına gelmezdi. Kûfe'de yaşanan büyük sıkıntılardan birisi de Haricilerin ortaya çıkmasıdır. Emirü'l-Mü'minin Ali (a.s.) Haricilerin ortaya çıkışını, gerçekleşen hesapsız fetihlerden kaynaklandığını düşünmektedir. İnsanların talim ve terbiyeye tâbi olamadan, İslam ahlakıyla ve dinin ruhuyla aşina olmadan, belli prensipler doğrultusunda genişletilmesi gereken İslam sınırlarının, bunlara paralel olarak genişletilmediğini ve fitnenin kökünün de bu sorundan kaynaklandığını söylüyordu.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    Nehcü'l-Belaga'da bu konu şöyle geçer: "Eğitim almayan, öğrenmeyen, İslam'ı tanımayan ve İslam'ın talimatının derinliklerine aşina olmayan kişiler Müslümanların arınsa girip diğerlerinden daha fazla Müslümanlık iddiasında bulundular." Her halükârda, Kûfe'de parçalanma ve gruplaşma meydana geldi. Ahlâk, insanlık, din ve iman ilkelerine bağlı olmayanların, söz konusu ilkelere bağlı olan insanlara oranla daha güçlü konumda olduğunu hepimiz kabul etmekteyiz. Muaviye parayla Kûfe'de büyük bir üs oluşturmuştu; sürekli Kûfe'ye gönderdiği casuslar bir taraftan bol miktarda para dağıtıp insanları satın alıyor, diğer taraftan da yaygara çıkarıp halkın moralini bozuyorlardı. İmam Hasan (a.s.) direnecek olsaydı Muaviye'nin yüz elli bin kişilik ordusuna karşı koyabilecek en az otuz kırk bir kişilik bir ordu oluştururdu ve belki de (tarihte yer aldığı üzere) yüz bin kişilik büyük bir ordu çıkarabilirdi onun karşısına. Fakat bütün bu çabasının karşısında elde edeceği sonuç ne olurdu? Sıffin'de Emirü'l-Mü'minin Ali (a.s.) Irak ordusunun daha iyi ve sayısal üstünlüğü olduğu o dönemde Muaviye'yle on sekiz ay savaştı. On sekiz ay sonra Muaviye nerdeyse tam bir yenilgiye uğramak üzereyken Kur'an sayfaların mızraklara takarak bu hile ile onları durdurmayı başarmıştı. İmam Hasan (a.s.) savaşacak olsaydı Şam ve Irak Müslümanlarından oluşan iki büyük ordu arasında yıllarca sürecek olan bir savaş çıkar ve iki taraftan belli bir sonuca varmadan on binlerce insan ölürdü. Tarihte kaydedilen şartlara göre Muaviye'yi yenilgiye uğratma ihtimali yoktu; İmam Hasan'ın (a.s.) yenilgiye uğraması daha büyük ihtimaldi. İmam Hasan (a.s.) iki üç yıl savaşacak, bu savaşta iki taraftan on binlerce ve belki de yüz benden fazla insan öldürecek; sonuçta, ya iki taraf da geri çekilecek ya da İmam Hasan (a.s.) hilafet makamında öldürülecek! Gerçekten İmam Hasan (a.s.) için bir iftihar mıdır bu? Fakat İmam Hüseyin'in (a.s.) yetmiş iki kişilik bir grubu var; hatta onları da göndermek istiyor; "İsterseniz gidin; beni yalnız bırakın" diyor. Onlarda da direnip öldürülüyorlar; o da yüzdü yüz iftihar edilecek bir şekilde.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ (2)

    O hâlde burada şu iki fark söz konusudur: Biri; İmam Hasan'ın (a.s.) hilafet makamında olmasıdır ve imam öldürülecek olsaydı halife hilafet makamında öldürülmüş olurdu. Diğeri ise İmam Hasan (a.s.) hemen hemen Muaviye gücüne karşı koyabilecek bir güce sahipti ve bu savaşın başlatılması, beraberinde kabul edilir nihai bir zafer getiremeyeceği gibi uzun bir süre devam etmesine ve Müslümanlardan büyük bir grubun öldürülmesine neden olurdu.
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ İMAM HÜSEYİN’İN (A.S.) KIYAMINI GEREKTİREN NEDENLER VE ONUN İMAM HASAN’IN (A.S.) DÖNE- MİNİN ŞARTLARIYLA MUKAYESESİ

    İmam Hasan (a.s.) ve İmam Hüseyin'in (a.s.) içinde bulundukları diğer şartlar da birbirinden çok farklıydı. İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamında üç etkenin rolü vardır. Bu üç etkenin her birini göz önünde bulundurduğumuzda bunların İmam Hasan'ın (a.s.) döneminde daha farklı olduğunu görmekteyiz. İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyam etmesine neden olan birinci etken şudur: Zalim hükümet İmam Hüseyin'den (a.s.) biat etmesini isteyerek; "Biat için Hüseyin'i sıkı bir şekilde tut; ona hiçbir fırsat verme; kesinlikle biat etmesi gerekir" diyor. İmam Hüseyin'den (a.s.) biat etmesini istiyorlardı. İmam Hüseyin'in (a.s.) cevabı: "Hayır; biat etmem" oldu. Olumsuz cevap vermiş ve biat etmemişti. Peki ya İmam Hasan? Muaviye'yle barış yapmak isteyince Muaviye, "Gel bana biat et" diye İmam Hasan'dan biat etmesini mi istedi? (Biat hilafeti kabul etmek demektir) Hayır; aksine barış sözleşmesinin maddelerinden biri de biat istememekti ve zâhiren hiçbir ta-
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ İMAM HÜSEYİN’İN (A.S.) KIYAMINI GEREKTİREN NEDENLER VE ONUN İMAM HASAN’IN (A.S.) DÖNE- MİNİN ŞARTLARIYLA MUKAYESESİ (2)

    rihçi İmam Hasan'ın (a.s.) veya İmam Hasan'ın akrabalarından birinin, yani İmam Hüseyin, kardeşleri, ashabı gelip Muaviye'ye biat ettiklerini yazmamıştır. Kesinlikle biat etme söz konusu değildi. Dolayısıyla, İmam Hüseyin'i (a.s.) sert bir şekilde direnmeye sevk eden biat etme olayıydı. Ama İmam Hasan (a.s.) için böyle bir şey söz konusu değildi. İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyam etmesine neden olan ikinci etken, Kûfe halkının Kûfe'yi kıyama hazır bir şehir diye İmam'ı (a.s.) oraya davet etmeleriydi. Kûfe halkı yirmi yıl boyuncu Muaviye'nin hükümetini tatmış, Muaviye döneminin ıstırap ve işkencelerini görmüş, onun zulümlerine uzun süre tahammül etmişti, artık sabırları tükenmişti, hatta bazılarının (Örneğin, "Şehid-i Cavid"in yazarı gibi) gerçekten Kûfe'de yüzde yüz hazır bir zemin olduğuna ve beklenmedik bir olayın durumu değiştirdiğine inandıklarını görmekteyiz. Kûfe halkı İmam Hüseyin'e (a.s.) on sekiz bin mektup yazıp tamamen hazır olduklarını bildiriyorlar. İmam Hüseyin (a.s.) gelince Kûfe halkı yardım etmediği için tabii ki herkes, "Demek ki zemin tam olarak hazır değildi" diyecek. Fakat tarih açısından İmam Hüseyin (a.s.) o mektuplara olumlu cevap vermeseydi kesinlikle tarih karşısında mahkum olurdu; çok müsait bir zemini kaçırdı, derlerdi. Oysa İmam Hasan (a.s.) zamanındaki Kûfe'de durum tam tersineydi. Yorgun ve rahatsız, dağınık ve karışık, içinde binbir çeşit farklı görüş barındıran bir Kûfe vardı. Öyle bir Kûfe ki Emirü'lMü'minin Ali (a.s.) hilafetinin son günlerinde sürekli halkın hazırlıksız oluşundan yakınıyor ve sürekli şöyle diyordu: "Allah'ım! Beni bu insanlardan al; hükümetin kadir-kıymetini bilmeleri için, bunlara layık oldukları bir hükümet musallat et." İmam Hüseyin'e (a.s.) Kûfe'nin hazır olduğunun bildirilmesi, ona hüccetin tamamlanmış olması anlamına geliyordu. Yoksa bazıları gibi Kûfe'nin gerçek bir hazırlık içerisinde olduğunu ve İmam Hüseyin'in (a.s.)'ın da gerçekten Kûfe'ye bel bağladığını söyle-
  • SOSYOLOJİK VE STRATEJİK BAKIMDAN MUKAYESESİ

    mek istemiyorum. Hayır; İmam Hüseyin'e (a.s.) ilginç bir şekilde hüccet tamamlanmıştı; zemin hazır olmasaydı bile, bu durumu ve hücceti göremezden gelemezdi. Peki, İmam Hasan (a.s.) açısından da durum böyle miydi? Hayır, İmam Hasan (a.s.) için bu anlamda hüccet tamamlanmamış, durum aksine dönmüştü. Yani Kûfe halkı hazır olmadıklarını göstermişlerdi. Kûfe'nin iç durumu o kadar bozuktu ki İmam Hasan'ın (a.s.) kendisi birçok Kûfeliden kaçıyor, dışarı çıktığında (hatta namaza geldiğinde) elbisesinin altından zırh giyiyordu. Çünkü Hariciler ve Muaviye'den beslenen (çanak yalayıcı) kişiler çoktu ve öldürülme tehlikesi vardı. İmam Hasan (a.s.) namaz hâlindeyken kendisine ok atıldı; ancak İmam elbisesinin altından zırh giydiği için ok etkili olmadı; aksi durumda İmam namazdayken okla öldürülecekti. Dolayısıyla, Kûfe halkının daveti sonucu İmam Hüseyin'e (a.s.) hüccet tamamlanmıştı (hüccet tamamlandığı için de olumlu cevap vermesi gerekiyordu) fakat İmam Hasan (a.s.) için durum tam tersineydi; çünkü hüccet aksine tamamlanmış, Kûfe halkı neredeyse hazır olmadıklarını ilân etmişlerdi sanki. İmam Hüseyin'in (a.s.) kıyamındaki üçüncü etken ise iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktı. Yani İmam Hüseyin'den (a.s.) biat istenmesi ve onun biat etmemesi, yine Kûfe halkının davet etmesi sonucu İmam'a hüccetin tamamlanması ve onlara olumlu cevap vermesi gibi durumlar olmasaydı dahi İmam Hüseyin (a.s.) yine kıyam etmeliydi. Yani eğer İmam Hüseyin'den (a.s.) biat istenmeseydi ve yine Kûfe halkı davet etmeseydi bile yine kıyam ederdi kesinlikle. Peki, nedir bu mesele? İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır. Muaviye'nin hilafeti ele geçirdiği günden itibaren yirmi yıl boynuca yaptığı her şey İslam'a ters düşmekteydi. O zalim ve zorba bir yöneticiydi; zulüm ve haksızlığını herkes görmüş ve hâlâ da görmekteydi. İslam hükümlerini değiştirmiş, Müslümanların Beytülmal'ini zayi etmiş, saygın kanları dökmüş, şöyle etmiş, böyle etmiş, şimdi de kendisinden sonra şarap içen,