• HZ. ALİ’NİN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ (6)

    Hz. Ali hayatının muhtelif dönemlerinde, insanlara Gadr-i Hum günü Resulüllah'ın (s.a.v.) buyurduğu ifadeleri hatırlatmıştır. Pek çok kaynakta geçen şu hadiseye dikkat edelim: Hz. Ali Kûfe'de Müslümanlara Gadr-i Hum hadisini delil göstererek şöyle demiştir: "Allah aşkına kim Gadr-i Hum'da Benim hakkımda bir şey duymuşsa kalksın ve tanıklıkta bulunsun." Orada bulunan onikisi Bedir ashabından olan tam otuz sahabe ayağa kalkarak şöyle tanıklıkta bulundular, "Peygamber gözümüzün önünde Ali'nin elinden tutarak halka şöyle buyurdu: `Benim mü'minlere nefislerinden daha evlâ olduğumu biliyor musunuz?" Oradakiler `evet' deyince de Hz. Peygamber şöyle buyurdular: `Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır.' O cemiyetten üç kişi tanıklık etmekten kaçındı. Bunlardan biri de yaşlandığım için unuttum diyen Enes b. Mâlik'ti. Hz. Ali bunun üzerine onlara ve özellikle de Enes'e şöyle buyurdu, "Eğer yalan söylüyorsan Allah seni abraş hastalığına dûçar kılsın ki sarığınla da örtemeyesin." Enes daha yerinden kalkmadan abraş hastalığına yakalandı. Bazı rivayetlerde de kör ve abraş olduğu kaydedilmiştir. Bu olay kaynaklarda sahih senetlerle rivayet edilmiştir.1002   1002 Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 4, s. 370, ayrıca c. 1, s. 119/İbn Esir Cezri, Usd'ül Gabe c. 5, s. 205/İbn Kuteybe, Maarif s. 194/Eş-Şafii, Kifayet'ut-Talib/İbn İbi'l Hadid, Nehcü'l-Belağa Şerhi, s. 362/Hafız Ebu Nuaym İsfahani, Hilyet'ül Evliya c. 5, s. 27/İbn Hacer Asakalani, İsabe c. 2, s. 408/Taberi, Zehair'ül-Ukba s. 67/İmam Abdurrahman Nesai, Hasais'ul Alevi c. 26/ Allame Semhudi, Cevahir'ul Akdeyn/Şemsuddin Cezir, Esne'l Metealib s. 4/Süleyman Belhi el-Hanefi, Yenabiü'l Mevedde 4. Bâb/Hafız b. Ukde, Kitab'ul Velaye/İbn Hatem Dimaşki, Durr'un Nezim
  • HZ. FÂTIMÂ’NIN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ

    Hz. Fâtımâ Gadr-i Hum günü Allah Resulü'nün açık beyanını esas kabul etmekte ve hilafet makamının Hz. Ali'nin hakkı olduğunu söylemektedir. Mescitte irad ettiği hutbenin bir bölümünde şöyle demektedir: "Başkasının devesini damgaladınız. (Sizin malınız olmayan hilafeti gasp ettiniz) onu sizin olmayan bir çeşmenin başına getirdiniz. Ahdinizden (Gadr-i Hum'daki biatinizden) uzun bir zaman geçmemişti." Tathir ayeti1003 ile masumiyeti tartışılmaz olan ve hakkında Allah Resulü'nün, "O'nu gazaplandıran her şey Beni de gazaplandırır" buyurduğu Hz. Fâtımâ'nın hilafet konusundaki düşüncesi budur. Ölümüyle neticelenen hastalığında Hz. Fâtımâ Kendisini ziyarete gelen Muhacir ve Ensar'ın kadınlarına şöyle buyurmuştur: "Allah'a and olsun ki, dünyanızı sevmediğim, erkeklerinize darıldığım halde sabahladım. Onları denedikten sonra uzağa attım. 1003 Ahzab, 33
  • HZ. FÂTIMÂ’NIN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ (2)

    Sınadıktan sonra gevşeklik, başı taşa vurmak, mızrağın çatlaması, görüşlerin bozulması ve isteklerin sapması ne de kötüdür! Allah onlara gazaplandı. Ve onlar azapta ebedi kalacaklardır. Çaresizlikten onun (Fedek ve hilafetin) yularını onlara taktım, onu onlara yükledim, baskınını da onlara yaptım (yani diyeceğimi dedim.) Zâlim kavim hayır görmesin, neticesiz kalsın, rahmetten uzak olsun. Yazıklar olsun onlara! Onu (hilafeti), risalet kökünden (merkezinden), nübüvvet ve delalet temelinden, Ruh'ül Emin'in (Cebrail'in) indiği evden, din ve dünya işlerinde âlim olanın elinden çıkardılar. "Bilin ki bu büyük ve apaçık bir hüsrandır." Ali'den intikam almalarının sebebi ne idi? Allah'a and olsun ki, O'nun kılıcının kimseyi tanımamasından, ölüme imtina etmemesinden, düşmanları çiğnemesinden, kılıcının darbesinden ve Allah rızası için olan öfkesinden dolayı O'ndan intikam aldılar. Allah'a and olsun ki, eğer yoldan çekilseydiler (mâni olmasaydılar), Resulüllah'ın Ali'ye bıraktığı yulardan (önderlikten) ve onu kabul etmekten vazgeçselerdi, onu (hilafet devesinin ipini) Ali'ye bıraksalardı, bu deve onları doğru yola götürürdü, kimseyi yaralamazdı, yürümesi ağırlaşmazdı, binicisi yorulmazdı, onları hazmettirici ve kandırıcı temiz bir su kaynağına götürürdü, yanları suyu bulandırmazdı, onları doyurup geri getirirdi. Ali onlara gizlide ve açıkta nasihat etti. Hilafete ulaşsaydı zenginlikten çok süslenmezdi (Beyt'ül-Mal'dan kendisi için bir şey istemezdi). Susuzluğunu ve açlığını gidereceği az bir miktar hariç dünya malından bir şey toplamazdı. O zaman kimin zâhid, kimin dünyaya haris olduğu, kimin doğru konuşan, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkmış olacaktı. `Eğer halk inansalardı, korkup sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık, ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız'1004, `Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir. Ve onlar (Allah'ı) aciz bırakabilecek de değillerdir.'1005" 1004 Araf, 96 1005 Nahl, 46
  • HZ. FÂTIMÂ’NIN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ (3)

    Hz. Fâtımâ burada ibret verici ifadeler kullanarak hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Hilafetin risalet kökünden, nübüvvet temelinden, vahyin indiği evden koparıldığını söyleyerek Hz. Ali'nin hakkının gasp edildiğini beyan ediyor. Ve ayetten misal getirerek bunun apaçık bir günah olduğunu söylüyor. Hz. Fâtımâ devam ederek, hilafeti Hz. Ali'nin elinden alarak aslında ondan intikam aldıklarını, çünkü Ali'nin onların yakınlarını savaş meydanlarında öldürdüğünü ifade ediyor. "Allah rızası için olan öfkesinden, kılıcının darbesinden, düşmanlarını çiğnemesinden dolayı ondan intikam aldılar" buyuruyor. Bu tespitler son derece haklı ve yerinde tespitlerdir. Hz. Fâtımâ devamla, eğer Hz. Ali'nin hakkı olan hilafeti O'na verselerdi, kimsenin yorulmayacağını, işlerin yolunda gideceğini ifade ediyor. Allah Resulü (s.a.v.) de sağlığında bu konuyu sık sık ifade etmiş ve, "Eğer Ali'nin peşinden giderseniz -ki gideceğinizi sanmıyorumO sizi apaçık bir hidayete götürür" buyurmuştur. Hz. Fâtımâ'nın hutbesinin bir bölümünde insanlara hitaben, "Eğer halk inansalardı, korkup sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem de yerden bolluklar (bereketler) açardık, ancak onlar yalanladılar, biz de onları kazandıkları şeylerden dolayı cezalandıracağız", "Bunlardan zulmetmiş olanlara da, kazanmakta oldukları kötülükler isabet edecektir. Ve onlar (Allah'ı) aciz bırakabilecek de değillerdir" ayetlerini zikrettiğini görüyoruz ki bunlar ibret verici ifadelerdir. Zira Ehl-i Beyt'e yapılan bu haksız davranışların üzerinden çok fazla bir zaman geçmemişti ki Hz. Fâtımâ'nın söyledikleri maalesef aynen çıktı, Emevi hükümdarı Yezid b. Muaviye kendisine yaptıkları biati bozdukları gerekçesiyle Medine halkını büyük bir katliama tâbi tuttu. Tarihe Hırre katliamı olarak geçen bu olayda Yezid, Müslim b. Akabe'nin komutanlığında Şam halkından oluşan büyük bir orduyu Medineliler'in üzerine yolladı. İbn-i Cevzi ve Mesudi gibi tarihçiler bu konuda şöyle yazıyorlar: "O kadar çok insan öldürdüler ki sokaklarda kan akmaya başla-
  • HZ. FÂTIMÂ’NIN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ (4)

    dı. Halk kan gölü içindeydi, hatta kan Resulüllah'ın kabrine ulaştı. Ve Mescid'ün-Nebi kanla doldu. Ensar'dan ve Muhacirler'den ileri gelen 700 kişiyi öldürdüler. Normal halktan ise onbin kişiyi katlettiler. Müslümanların namuslarına dokunmalarını ise zikretmekten utanç duyuyorum. Sadece Sibt b. Cevzi'nin Tezkire'de (s.163), Ebu'l Hasan Medaini'den naklettiği şu cümleyle yetiniyorum: Hırre olayından1006 sonra, bin kadın evlilik dışı çocuk dünyaya getirdi. (Yani Şam ordusu onları hamile bırakmıştı)" Hz. Fâtımâ mescitte halka hitaben yaptığı konuşmada Fedek konusunda kendisine yapılan haksızlığa da değinmiştir. Aşağıdaki hutbe Fedek1007 konusunda geçmiştir: "Mesele yağmalamaksa öyleyse bunu da (Fedek) alın, onu hilafet devesinin arkasına yükleyip götürün (fakat şunu bilin ki) onun sırtı ağır olacak, ayakları aşınacak, kusuru kalacak (ve sizin için yüz karası olacaktır), o (hilafet devesi) Allah'ın gazabıyla damgalanmıştır. Rezilliği ebedi kalacaktır ve sizi Allah'ın kalplere işleyen yakılmış ateşine götürecektir. Yaptıklarınız (bilin ki) Allahın gözü önündedir. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılâba uğrayıp devriliverdiklerini pek yakında bileceklerdir, Ben, sizi şiddetli bir azabın öncesinde uyarıp korkutan Peygamberin kızıyım. Artık yapabileceğinizi yapın, kuşkusuz biz de yapmaktayız. Ve gözleyip durun biz de gözleyip durmaktayız."1008 Bütün bu tarihi ve ilmî hakikatlerin ışığında deriz ki, hilafet Hz. Ali'nin hakkıdır. Ancak olaylar farklı şekilde gelişmiş ve Hz. Ali 1006 Medine halkının katliama tâbi tutulduğu olay 1007 Fedek arazisi: Medine dağları eteklerinden Seyf'ul-Bahr'a kadar uzanan bölgede dağınık yedi köy vardı. Tarıma elverişli ve hurmalıklarla dolu bir bölgeydi. Bir ucu Medine yakınlarındaki Uhud dağlarına, bir ucu Ariş'e, bir ucu Seyf'ul-Bahr'e ve bir ucu da Devmet'ul Cendel'e uzanan çok geniş topraklara sahipti. Hayber Kalesi'nin fethinden sonra sahipleri Peygamber-i Ekrem'in (s.a.v.) yanına gelerek barış antlaşması imzaladılar. Bu antlaşma esasınca Fedek'in yarısını kendilerine, diğer yarısını Peygamber-i Ekrem'e (s.a.v.) bağışladılar. Fedek bahçesi Resulüllah (s.a.v.) tarafından Fâtımâ'ya (a.s.) düğün hediyesi olarak hediye etmiştir. 1008 İbn-i Ebi'l-Hadid, Nehcü'l-Belağa Şerhi c. 16, s. 236/Keşfu'l-Gumme c. 1, s. 492
  • HZ. FÂTIMÂ’NIN HİLAFETLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ (5)

    bu hakkından mahrum edilmiştir. Hz. Ali'nin olaylar karşısındaki tavrı gayet açık, net ve kendisine yaraşır bir şekildedir. Fitneye mahal vermemek, ihtilafa sebep olmamak, İslam'ı ve Müslümanların birliğini korumak maksadıyla iktidardan vazgeçmiştir. Ancak hilafet mutlak surette Hz. Ali'nin hakkıdır. Fakat bu hak gasp edilmiştir. Bu hakkın gasp edilmiş olması hilafetin Hz. Ali'nin hakkı olduğu gerçeğini değiştirmez.
  • EHL-İ BEYT’İN BÜYÜKLERİNDEN İMAM RIZA’NIN HİLAFETE DAİR GÖRÜŞLERİ

    Kuleyni, Usul-ü Kafi adlı eserinin 1. cildinin 347. sayfasında şöyle yazmaktadır: " ... Abdülaziz b. Müslim şöyle rivayet etmiştir: Merv kentinde İmam Rıza ile beraberdik. Cuma günü camide toplandık. Camiye girdiğimiz andan itibaren camide bulunanlar, imamet meselesiyle ilgili konuşmaya başladılar. İnsanların bu konuda çok fazla ihtilafa düştüklerinden söz ettiler. Ben, efendim Ali b. Musa'nın (İmam Rıza) yanına gittim. Ve insanların bu meseleyle ilgili konuşmalara daldıklarını bildirdim. Gülümsedi ve dedi ki: `Ey Abdulaziz b. Müslim! İnsanlar bilmiyorlar ve gerçek görüşlerden saptırılarak aldatılmışlardır. Allah dinini tamamlamadan Peygamberinin ruhunu kabzetmemiştir. O'na içinde her şeyin açıklaması bulunan Kur'an'ı indirdi. Kur'an'da helali, haramı, şer'i hadleri, hükümleri ve insanların ihtiyaç duydukları her şeyi kusursuz bir şekilde açıklamıştır. Nitekim, bir ayette şöyle buyurmuştur:
  • EHL-İ BEYT’İN BÜYÜKLERİNDEN İMAM RIZA’NIN HİLAFETE DAİR GÖRÜŞLERİ (2)

    `Bugün sizin için dininizi olgunlaştırdım, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'dan razı oldum.' 1009 İmamlık meselesi, dinin tamamlanmasıyla ilgilidir. Peygamber Efendimiz dünyadan ayrılmadan önce ümmetine dinlerinin temel belirtilerini açıkladı, yollarını gösterdi ve onları hak yol üzerinde bıraktı. Ali'yi onlar için bir sembol ve imam tayin etti. Ümmetin ihtiyaç duyduğu hiçbir şeyi açıklamadan bırakmadı. Kim Allah'ın, Kitabı'nı tamamlamadığını iddia ederse, kuşkusuz Allah'ın Kitabı'nı reddetmiş olur, Allah'ın Kitabı'nı reddeden de O'na karşı kafir olur. Ümmet açısından imamlığın ifade ettiği değeri ve konumu biliyorlar mı? Acaba onların bu hususta serbest bırakılmaları caiz midir? İmamlığın, ümmetin seçimine bırakılmış olması, ifade ettiği konum ve önemle bağdaşır mı? İmamlık üstün bir yere, büyük bir öneme, yüksek bir konuma ve erişilmez bir değere ve kavranması güç bir misyona sahiptir. Bu yüzden insanlar akıllarıyla erişemezler. Görüşleriyle onu kavrayamazlar. Kendi seçimleriyle bir imam tayin edemezler. Allah Azze ve Celle, peygamberlik (nebi ve resul) ve halil (dostluk) makamından sonra üçüncü bir makam ve fazilet olarak imamlığı İbrahim (a.s.)'a bahşetmiştir. Allah, bu makamla İbrahim'i onurlandırmış, bununla O'nun adını yükseltmiş, anısını yaşatmıştır. Ve şöyle buyurmuştur: `Ben seni insanlar için imam yapacağım!' İbrahim Halil bu onurun sevinciyle, `Benim soyumdan da...' demiştir. Allah, `Zalimlere ahdim ermez' buyurmuştur. 1010 Bu ayet, kıyamet gününe kadar bütün zalimlerin imamlığını geçersiz kılmıştır. 1009 Maide, 3 1010 Bakara, 124
  • EHL-İ BEYT’İN BÜYÜKLERİNDEN İMAM RIZA’NIN HİLAFETE DAİR GÖRÜŞLERİ (3)

    Onu Allah tarafından tayin edilmiş, seçkin insanlara özgü kılmıştır. Sonra Allah imamlığı soyundan seçkin ve tertemiz kimselere de bahşetmek suretiyle İbrahim (a.s.)'a lütufta bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: `Ona, fazladan İshak'ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Yâkub'u lutfettik, her birini salih insanlar yaptık. Onları emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar daime bize ibadet eden kimselerdi.' 1011 Bundan sonra imamlık O'nun soyunda devam etmiş ve kuşaktan kuşağa miras kalmıştır. Her çağda bir imam ortaya çıkmıştır. Derken Allah, bu mirası Peygamberimize tevdi etti. Bu konuda şöyle buyurmuştur: `İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, O'na uyanlar, şu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah mü'minlerin dostudur.' 1012 Böylece imamlık görevi Peygamberimize geçti. O'ndan sonra da Allah'ın emriyle Ali, Allah'ın belirleyip farz kıldığı şekilde imamlık görevini üstlendi. Böylece O'nun soyundan, Allah'ın ilim ve iman verdiği seçkin kimseler bu görevi üstlendiler. İşte şu ayette onlara işaret edilmiştir: `Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: And olsun ki siz, Allah'ın yazısında yeniden dirilme gününe kadar kaldınız.' 1013 Şu halde, imamlık kıyamet gününe kadar Ali'nin evlatlarına özgü bir görev olarak kalacaktır. Çünkü Muhammed (s.a.v)'den sonra peygamber gelmeyecektir. Öyleyse şu cahiller nasıl imam seçebilirler? İmamlık peygamberlerin üstlendikleri bir görev ve vasilerin mirasıdır. Şu cahiller mi onu tayin edecekler? İmamlık Allah'ın ve Resulüllah'ın hilafetidir. Emir'ül-Mümininin makamı, Hasan ve Hüseyin'in mirasıdır. 1011 Enbiya, 72, 73 1012 Al-i İmran, 68 1013 Rum, 56
  • EHL-İ BEYT’İN BÜYÜKLERİNDEN İMAM RIZA’NIN HİLAFETE DAİR GÖRÜŞLERİ (4)

    İmamlık, ümmetin dizgini, dinin önderliği, Müslümanların düzeni, dünyanın dirliği ve mü'minlerin onurudur. İmamlık, İslam'ın yükselen temeli ve görkemli gövdesidir. Namazın kılınması, zekatın verilmesi, orucun tutulması, haccın yerine getirilmesi, cihadın gerçekleştirilmesi, ganimetlerin çoğaltılması, sadakaların alınıp toplanması, şer'i hadlerin ve hükümlerin uygulanması imam sayesinde mümkün olabilir. İmam, Allah'ın helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kılar. Allah'ın koyduğu hadleri egemen kılar. Allah'ın dinini savunur. Hikmet, güzel öğüt ve kesin kanıtla insanları Rabbinin dinine davet eder. İmam, ufukta doğan bir güneş gibi nuruyla bütün alemi aydınlatır. O, ellerin uzanamadığı, gözlerin kestirmediği, erişilmez ufuklardadır. İmam, parıldayan dolunaydır. Parlak bir çıra, aydınlık saçan bir nur, zifiri karanlıklarda, kentlerin girift sokaklarında, çöllerin derinliklerinde ve denizlerin girdaplarında yol gösteren bir rehber, helak olmaktan kurtaran bir kurtarıcıdır. İmam, yollarını kaybedenlerin, doğru yolu bulmak için yüksek bir yerde yakılan kılavuz ateşidir. Dondurucu soğuğa tutulanlar için bir sıcaklıktır. Tehlikeli geçitlerde güvenilir kılavuzdur. O'ndan ayrılan kesinlikle helak olur. İmam, yağmur yağdıran bir buluttur. Çiseleyen bir yağmurdur. Işık saçan bir güneştir. Tavan işlevini gören bir gök ve döşek işlevini gören bir yer gibidir. Keskin bir göz, dalları ve yaprakları birbirine girmiş bir bahçe, bir gülistandır. İmam sıcak bir yoldaş ve arkadaş, şefkatli bir baba, öz bir kardeş, evlatlarına düşkün bir ana, felaketlerin dört bir yandan hücum ettiği zamanlarda Allah'ın kullarının sığınağıdır. İmam, Allah'ın, yarattığı varlıklar arasındaki emin temsilcisidir. Allah'ın kullarına sunduğu hüccetidir. Allah'ın arzında O'nun halifesidir. Allah'a çağıran bir davetçidir. Allah'ın koyduğu haramların savunucusudur. İmam, insanları günahlardan temizler, ayıplardan arındırır. İlim özelliğiyle belirginleşmiş yumuşaklık onun karakteristik özelliğidir. Dinin düzeni, Müslümanların onurudur. Münafıkların kinini üzerine çeker. Kafirlerin helak olmasının vesilesidir.