TARİHÎ FARKLILIK (2)


İnsanın maddî-manevî ve iktisadî varlığı üzerinde sahip olduğu haklara ve hürriyetlere; "şahsî hak ve hürriyetler" diyoruz. İnsana ait bu hak ve hürriyetler, kişinin "güvenlik ilkesi" ile birlikte yürürler ve birbirini tamamlarlar. Batıda şahsî hak ve hürriyetlerin gündeme gelmesi için, kişiyi haksız olarak tutulmaya karşı koruma gayesini güden XVIII. yüzyıla ait bildirileri beklemek gerekti. Konuyla ilgili hüküm ihtiva eden ilk hukukî düzenleme 1912 tarihli İsviçre Medenî Kanunu'dur. Hz. Peygamber tarafından irad edilen ve gerçek bir insan hak ve hürriyetleri beyannamesi mahiyetinde bulunan Vedâ Hutbesi'nde ise, konuyla ilgili şu hükmü görüyoruz: "Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün, aylarınız nasıl mukaddes bir ay ve üzerinde bulunduğumuz şu belde nasıl mukaddes bir belde ise, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle mukaddestir; dokunulmazdır ve her türlü tecavüzden korunmuştur." Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ancak 10 Aralık 1948'de New York'ta yazılı bir metin hâline getirilebilmiştir. Daha sonra 5 Kasım 1950'de Roma'da Avrupa İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmesi'ne ek protokol kaleme alınmıştır. Görüldüğü üzere, Vedâ Hutbesi ile bu metinler arasında 13 asrı aşkın bir zaman dilimi geçmiştir. Söz konusu metinler, Vedâ Hutbesi'nin yanında son derece kısır ve yetersiz kalmıştır. Kaldı ki; ihtiva ettikleri doğruların Vedâ Hutbesi'nden, genel kaynak olarak da İslam'dan alınmış olması son derece muhtemeldir. Bu hususta Avrupalı bir hukukçuya ait şu sözler kanaatimizi destekler mahiyettedir: "Şer-i şerifte birçok hükümler vardır ki, bazıları pek yakın bir zamanda Avrupa'ya girebilmiş ve daha birçok insanî hükümler vardır ki, asrımızdan sonra girecektir. Bu iddiamıza delil olmak üzere, evli bir kadının kocasına müracaat etmeksizin tasarrufunda bulunan mallarını idare etmesi, Müslümanların ve gayrimüslimlerin kanun önünde eşitliği, sorgulamalarda sanıklardan ikrar ve itiraf gibi beyanlar almak için işkence icrasının