TEBÜK BİR SAVAŞ DEĞİL, İMTİHANDI (5)
seler de mazeret uydururken, yaşlılar, sakatlar, sefere çıkmak için hayvan bulamayanlar, cihada katılamadıkları için ağlayarak, üzülerek geri dönüyorlardı. Ne tezatlar, ne ibretli manzaralar bunlar!.. 10 bini süvari olan 30 bin kişilik ordu Tebük'e geldi. Mûte kahramanlığı ve Tebük Seferi'ne haşmetli iştirak, düşman Arap kabilelerinin maneviyatını bozdu. Onları korkuttu, ürküttü, caydırdı. Zaten imparatorun, memleketteki iç karışıklıklar sebebiyle başı dertteydi. Buradan çıkarılan ders şudur ki; mü'minler, düşmanlarını korkutmak ve kötü emellerinden caydırmak için yek-vücut olmalı ve güçlerini birleştirmelidirler. Kuvvet, Hak'tandır ve Hak adına olan birliktedir. Güçlü İslam ordusu karşısında Hıristiyan Bizans, pasif ve sönük kalınca Resul-i Ekrem daha ileri gitmedi; sadece Bizans'a meydan okumakla yetindi. Zira, O, toprak genişletmek için gelmemişti. Tebük Seferi, bir müdafaa harbi idi. Resul-i Ekrem, Tebük'te 20 gün kaldı. Birtakım Hıristiyan güçlerle anlaşmalar sağladı. Hudutlarda emniyet ve sükûnet temin edildi. Eyle ve Ezruh Hıristiyanları cizyeye bağlandı. Böylece, bu muhteşem askerî güç, kan dökmeden büyük bir siyasî güce ulaşmış oluyordu. Eğer Resul-i Ekrem dileseydi, o bölgeyi baştanbaşa fethedebilirdi. Fakat O'nun gayesi, toprak genişletmek değildi. Bu bakımdan Tebük Seferi, İslam'ın kılıç zoruyla yayıldığını iddia edenlere en güzel cevaptır. İslam ordusu, Resul-i Ekrem'in komutası altında şanla şerefle döndü. Artık iman edenleri durduracak ve korkutacak, yeryüzünde bir güç yoktu. Bu hâl, Allah'a güvenip dayananların ve O'nun yolunda mücadele edenlerin her zaman mutlu sonuca varacaklarını gösterir. Sefere çıkarken nefislerine ağır gelenler, dönüşte büyük bir zaferin mutluluğunu paylaşıyordu. Tabiîdir ki, münafıklar ve mazeretsiz sefere katılmayanlar çok üzülüyorlardı. Resul-i Ekrem, Medine Mesicidi'ne geldiğinde şükür namazı
