TEMEL TESPİTLER (2)
suz tanımak için teminat, nübüvvettir. Bu sebeple; nübüvvetin hak olduğunu tasdik, ulûhiyeti tasdikin gereği ve zaruretidir. Yani bizim, ulûhiyeti tasdikte hataya düşmememiz için tek çare, nübüvvet yoluyla gitmektir. Bu ise, Allah'ı, Allah Elçisi'nin tanıttığı şekilde tanımak demektir. O halde ulûhiyet gerçeği, nübüvvetle anlaşılabilir. Bu bakımdan nübüvveti, ulûhiyetle birlikte mütalaa etmek gerekir. İşte Vedâ Hutbesi'nin girişinde bu iki gerçek yan yana zikredilmiştir. Bu aynı zamanda İslam'ın temeli olan `tevhid' akidesidir. Hiçbir İslamî gerçek `tevhid'den müstakil ve kopuk düşünülemez. Ulûhiyet, kelime olarak "ilâhlık" anlamına gelir. Istılâhî anlamda ulûhiyet, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı, sıfatı ve ef'âli ile eşsiz, benzersiz olduğunu, noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf bulunduğunu ifade eder. Cenâb-ı Hak, her şeyin hâlıkı olması yanında, aynı zamanda Rabbi, yani terbiyecisidir. Bu mânâ da "Rubûbiyet" olarak ifade edilir. Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, tarihî Vedâ Hutbesi'ni irad ederken, her şeyin esası olan tek hakikati; Allah-u Teâlâ'nın varlığı ve birliğini vurgulamıştır. Zira, âlemde en büyük gerçek, Allah-u Teâlâ'nın varlığı ve birliğidir. Bu hakikat, Tevhid Akidesi olarak ifade edilir. Cenâb-ı Hakk'ın birliğini esas alan, bütün ilmî hakikatlerin temelini teşkil eden bu akide, Allah-u Teâlâ'nın, zâtındaki tekliği itibariyle "Ehâdiyet"; sıfatındaki tekliği itibariyle de "Vahdâniyet" olarak anılır. Sevgili Peygamberimizin mukaddes ve mübarek tebliğ görevi bu temel akide üzerine oturmuştur. Tabiatıyla, eşsiz Vedâ Hutbesi'nde bu gerçek hâkimdir. Ulûhiyet ve Rubûbiyet konusu, Resul-i Ekrem'in (s.a.v.) tebliğindeki hâkim davadır. Her şey onda başlar ve neticede ona döner. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'de geniş yer almıştır: "Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri oyuncaklar
