RESÛLULLAH’IN, SON NEFESİNİ HZ. ALİ’NİN KUCAĞINDA VERMESİ (10)


yine aynı cevabı verdi. Üçüncü defasında en şiddetli bir sesle sordu ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) duydu. Fâtıma (a.s.)'a, `Ne var ne oluyor?' diye sordu. Fâtıma (a.s.), `Ya Resûlallah (s.a.v.) bir ısrarcı, savulamayan çöl Arabı geldi. İlle Seninle konuşmak için ruhsat istiyor. Ne özür dinliyor, ne de özrü söylemek ona fayda kılıyor.' Hz. Muhammed (s.a.v.): `Ey Fâtıma, gelen o Arabi kimdir bilir misin?' Fâtıma (a.s.) cevap verdi: `Allah ve Resulü bilir bunu.' Hz. Muhammed (s.a.v.): `O kimse, duyulan her lezzeti kesen, toplulukları birbirinden ayıran ölüm meleğidir. Ruhumu almaya gelmiş. Hiçbir kapı O'na kapalı değildir ve hiç kimse O'nu uzaklaştırmaya çare bulamaz. Ruhsattan muradı, peygamberlik hanedanına saygısındandır. Yoksa O'nun ne ruhsata, ne de müsaadeye ihtiyacı vardır.' Hz. Fâtıma (a.s.) bu hâlden derin bir üzüntüye kapıldı. Aklı başından gitti. Hz. Muhammed (s.a.v.), Fâtıma'nın (a.s.) kin taşımayan göğsüne mübarek elini koydu, kendinden geçti. Fâtıma'nın (a.s.) baygınlığı geçip, kendine gelip babasını baygın görünce Beka âlemine göçtüğünü sandı. `Babacığım, babacığım bu halin ne?' diye feryad kopardı. Hz. Muhammed (s.a.v.) yaşlar akan gözlerini açtı. Fâtıma'yı (a.s.) ağlar görünce: `Ey ciğerimin köşesi, ağlama ki, Arş'ı taşıyan meleklerin hepsi Senin hâlinden figana geldiler" dedi ve kendi mübarek eliyle Fâtıma'nın yüzünden gözyaşlarını sildi, temizledi: `Allah'ım, bu dertliyi Benim ayrılığımda sabır ile mümtaz et!' diye Allah'a yalvardı. Sonra teselli içinde Fâtıma'ya (a.s.) şunları söyledi: