MAÛNE KUYUSUNDAN PAYIMIZA DÜŞENLER (3)


kuşatıldıkları ve şehid olacaklarını anladıkları zaman şöyle dediler: "İlahî, Resulü'ne durumumuzu haber verecek, burada Senden başkasını bulamıyoruz. Selamımızı O'na Sen ulaştır." Cebrail (a.s.), Peygamberimiz'e bunu haber verdi ve Resulûllah onların selamını aldı. Maddî vasıta kullanılmadan gerçekleşen bu haberleşme, aynen varis-i Nebi olan kâmil insanlar için de geçerlidir. Yeter ki; o sâlim kalp, o kemâl bulunsun. Her devirde, hakiki rabıta, bu sonucu temin edebilir. Bu katliamdan sağ kurtulabilen Ümeyye oğlu Amr'ın Medine'ye dönerken, Amiroğulları kabilesinden iki kişiyi öldürmesine karşılık, Peygamberimizin himayesi altında oldukları için diyet ödenmesi, İslam'ın ölçü ve adalet dini olduğunu gösterir. Bu olaydan sonra, Ebu Bera'nın üzüntüden ölmesi ve Ebu Bera'nın oğlunun da bunun üzerine Amir'i katletmesi; hiç kimsenin yaptığı kötülüğün yanına kâr kalmayacağını, İlahî adaletin bir gün mutlaka tecelli edeceğini bize öğretmektedir. Başta Resul-i Ekrem olmak üzere, bütün mü'minlerin bu katliama çok üzülmesi, buna karşılık münafık ve Yahudilerin de sevinmesi, dost-düşman ayırımının kesin bir kriteri idi. Demek mü'minlerin dostu, Allah ve Resulü'dür ve gerçek mü'minlerdir. Küfür, tek bir millettir. Zahirî hareket ve davranışları ne olursa olsun; hakikatte mü'minlere düşmandırlar. Resulûllah'ın, mü'minlere hadsiz merhameti olduğu, mü'minlerin ayağına bir diken batmasına dahi gönlünün razı olamayacağı delilleriyle bilinmektedir. O'nun hususiyle bu olaya çok üzüldüğü haber veriliyor. Enes b. Mâlik; "Resulûllah'ın Maûne kuyusunda şehid düşen ashabına yanıp üzüldüğü kadar hiç kimseye, hiçbir şeye yanıp üzüldüğünü görmedim" demiştir. Bu üzüntünün başlıca iki sebebi olabilir: Şehid olanların, Ashab-ı Suffa gibi yetişmiş insanlardan oluşması ve ihanete uğramanın çok ağır ve üzücü olması.