SİYASÎ DİPLOMASİ VE MEKTUPLARIN TAŞIDIĞI HİKMETLER (6)


erdirecek olsaydı, Peygamberimiz onları İslam'a davet etmez, "dininizde kalın" derdi. Fakat, tam tersi olarak Resulûllah hem onları İslam'a çağırıyor, hem de emniyet ve selamet içinde olabilmenin tek yolunun İslam'a girmek olduğunu ifade ediyor. Zira, O, yalnız bir nebi değil, Kendisine kitap verilmiş ve en son, en kâmil şeriatla gönderilmiş bir resuldü. Bu yönüyle İlahî vazifesini yerine getirmekte ve istisnasız bütün insanları İslam'ın kurtuluş ve selametine davet etmekteydi. "Ve Allah sana iki defa sevap verecektir. Şayet bundan kaçınacak olursan, emrinin altındakilerin (yani tebaanın) günahı da senin üzerinde toplanacaktır." Burada, halkın başında bulunan idarecilerin taşıdıkları sorumluluğun büyüklüğü ifade edilmektedir. Peygamberimizin, "Eğer İslam'ı kabul ederse, Allah'ın, imparatora iki misli sevap vereceğini" buyurması, idaresi altındaki kimselere Allah'ın hükümleriyle hükmeden idarecilerin kat kat fazla sevaba nail olacaklarının işaretidir. Çünkü, idareciler, İslam'ı kendi nefislerinde yaşamakla kalmazlar, tebaalarına da yaşatırlar ve Allah'ın koyduğu kurallarla, insanlar arasında hüküm verirler. Resulûllah, devamla imparatora, "şayet İslam'a girmezse tebaasının günahının da onun üzerinde toplanacağını" işaret ediyor. Demek oluyor ki, halk kitlelerinin sorumluluğu, aynı zamanda onları yöneten kimselerin üzerindedir. Hz. Ömer'in halifeliği zamanında, Dicle kenarında telef olan bir koyundan bile kendisini sorumlu tutması, bu hakikatin güzel bir örneğidir. Öyleyse, halka baş olan insanlara düşen en büyük vazife, İslam'ı yaşamak, sorumluluğu altındaki kimselere yaşatmak ve en önemlisi nefsiyle değil, Allah'ın hükümleriyle hüküm vermektir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu gerçeğe işaretle Maide Sûresi 44. ayette, "Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler, kafirlerin ta kendileridir" buyurmaktadır. Zâlim hükümdarlar, yalnız kendi yanlışlarının de-