O’NUN AHLAKI ÖLÇÜ İDİ (8)


mişlerdir. Bu hâl ve tavırları, onların "Zafer sabırdadır" hadisinin sırrına erdiklerinin göstergesidir. İşte zaferin son nefeste olduğunu bilen mü'min-i kâmil bu zafere nispetle yaşadığı hayat ve çilenin bir hiç olduğunu bilir ve başına gelenlere değil; son nefese, yani zafere ulaşmaya sabır göstererek bu noktada Resulûllah'ın sabrındaki ruhu yaşamış olur. Bu şuur kişiyi gerçek delikanlı, Allah eri yapar. Zira, şu ânın etkileyemediği insandır o insan. Sabrı şu âna değildir. Şu an, onu üzmez; sevindirmez de. O, sadece şu an yapması gereken bütün emir ve yasakları yerine getirerek kulluk şuuru içerisinde ötelerin ötesini gözler ve bekler. Onun sabrı bu yöndedir. Mücadelesine de bu durum güç katar. İşte Resulûllah'ın sabrı, bazen işin hikmeti kavranmadığı için ancak zafere ulaşılınca anlaşılabilmiştir: Hudeybiye'yi imzalamasını kavrayamayan sahabeler olmuştu. O'nun ağır müsâlaha şartlarına sabır göstermesi bir mücadeleden kaçış değildi. Nitekim, sulh ortamında birçok insan ve kabile kazanılarak müsâlaha zafere dönüştürülmüştür. Ve O'nun buradaki sabrı, sonuç itibarıyla yenilgi taşımadığı için asla bir maraz ve zafiyet değildir. Kâbe'yi tavafı sırasında, bir grup insanla beraber kendisine hakaret eden Ebu Cehil'e iki tur sabreden Hz. Resulûllah kendisinin bu halini zaaf zanneden Ebu Cehil'e yönelerek tehdit etmiş; İlahî heybetten ürken Ebu Cehil ayaklarına kapanıvermişti. Aynı Ebu Cehil, hakaret ederek Resulûllah'ın başını yardığında, O, ses çıkarmayıp sabretmişti. O'nun sabrı Hz. Hamza'nın Müslüman olmasına, dolayısıyla İslam'ın güç kazanmasına vesile olmuştu. Görüldüğü üzere, Resulûllah'ın bütün bekleyişleri zafer bekleyişidir. Asla bir maraz, atâlet ve korkaklık değildir. O'nun sabrının maraza dönüşmeyişinin sebebi ise -aynı merhamet konusunda olduğu gibiAllah'la olan irtibatıdır. Tevazu, hilm ve cömertliğinde de durum aynı olup; Hak ile oluşu her birini ölçülü kılmıştır.