FIKIHTA BARIŞ (3)


"Ya da güçlenmek için barış imzalamaktalar." Yani barış, destek kazanmak için yapılan bir taktiktir. "Veya beklendiği takdirde düşmanın Müslüman olması umulursa..." Bu varsayım düşmanın kâfir olması durumunda söz konusudur. Yani barış süresinde karşı tarafı ruhen dize getirip mağlup düşürme ümidiyle barış imzalanıyor. Nitekim ileride değineceğimiz Hudeybiye barışında böyleydi. "Bu zaaf yönleri giderilir ve Müslümanlar düşman karşısında güç kazanırlarsa artık barış câiz değildir." Bu da barış ve "muhadene" meselesiyle ilgili bir bahisti. İslam fıkhı açısından barışın belli başlı bir takım şartlarda câiz olduğunu gördük. Barış, ister taraflar arasında bir antlaşma imzalanması anlamında olsun ve ister savaşı bırakmak anlamında olsun, hiç fark etmez. Çünkü burada iki mevzu söz konusudur: Bazen "barış" kelimesinden taraflar arasında bir barış antlaşmasının imzalanmasını kastetmekteyiz; bu Resulüllah (s.a.v.) ve hatta İmam Hasan'ın (a.s.) yaptığı gibi iki gücün birbirinin karşısında yer alıp bir barış antlaşması imzalamaya yanaştıkları durumdadır. Bazen de "barış" kelimesinden uzlaşma ve savaştan uzak durmayı kastetmekteyiz. Demişlerdir ki: Bazen düşman karşısında direnemeyeceğimizi, savaşmanın bir yararı olmadığını görüp savaşmıyoruz. Sadr-ı İslam'ı da böyle açıklamak gerekir. Sadr-ı İslâm'da Müslümanlar sayı bakımından azlardı; o zaman savaşacak olsalardı kökleri kazınır, kendilerinden ve yaptıkları işlerden geriye bir eser bile kalmazdı. Dedik ki, bu süre içerisinde maslahat, ya destek toplamak ya da karşı taraf üzerinde manevî etkiler bırakmaktır. Burada bu ilke üzerine gerçekleştirilen Allah Resulü'nün (s.a.v.) Hudeybiye barışını teferruatlı bir biçimde incelemek gerekiyor, nitekim İmam Hasan'ın (a.s.) da barışı seçip, antlaşma yapması daha fazla Hudeybiye'ye benzer koşullarda olmasından kaynaklanıyor.